Bir kadın olarak düşünmeden edemedim: Bir kısım Türk Kadını'nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı'ndan isteği, hem de isteği bildirme konusunda yüz yüze görüşme şansı varken, hemcinsi güzel bir kadının sınır dışı edilmesi ise, demek ki o bir kısım Türk Kadını'nın kendiyle ciddi sorunları var!
Tabi bu kadınlar kendi aralarındaki sessiz anlaşmayla ki politik anlamda konuşsaydım "düşmanınım düşmanı dostumdur diyecektim, şöyle de iç geçirmiş olabilirler: "Önce bir olup, hepimizin düşmanı olan şu yabancı hatundan kurtulalım. Ondan sonra birbirimizin gözünü oymaya devam ederiz! Ne de olsa, biz bizi biliriz de, Caroline denilen Hatun'la başa çıkmak daha zor…
Tabi, kadının neresiyle başa çıkacaksın? Güzel güler, içten ve yapmacıksız davranır, fidan gibi boylu poslu, doğal sarışın, dinine laf edemezsin zaten Alman, kendine güveni sapasağlam, tüm erkekler bayıldığından laf edemezsin çünkü tepki yersin, akıllı ve okumuş da…
Ancak gidip Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı'na şikayet edersin… Çocuklukta olur ya, bir laf ya da dayak yersin, başa çıkamasın, anana-babana gidersin. Anan-baban da eline sopayı aldığı gibi diğer çocuğu döver… Hatta elinde güç varsa o çocuğu mesela okulundan bile sürer! Ama içindeki o ezilmişlik, kendine güvensizlik ananın-babanın diğerini dövmesiyle nefret, kıskançlık gibi olumsuz daha nice duyguları doğurur da, bilemezsin sen. Rahatladığını sanırsın. Oysa kıskançlık ve nefretin sarmalında oluşan Öç'ün böylesi uyuşturucu, teskin edici bir marifeti vardır… Rahatlatmaz aslında; seni hayatın boyunca kendisine mahkum eder…
Bazı türbanlı kadınların da böylesi bir mekanizmaları vardır: Başka kadınlar kendileri gibi kutulanıp-paketlenirse sanırlar ki, erkekler o kadınlara dönüp bakmaz. Oysa o kadınlar pek bilmezler ama kadının kutulanıp-paketlenmesine taraf olan kendine güvensiz erkekler için herhangi kadının elini görmek bile tahrik olma sebebidir. Bırak gerçek kadın, barbie bebek bile o erkek türüne göre toplatılmalıdır mesela… Erkek erkekliğini kolaysa çıplaklar kampının ortasında göstersin; eline-beline-diline orada sahip olsun… Kara-çarşaflıların içinde herkes kendine hakim olur… Siyah çünkü öyledir, matemdir. Aklı bel altında değil de, başında olan Adam, kadının ölmeden gömüldüğü tabutuna ve matemindeki kadına bakarken, kahrından elini kolunu kaldıramaz olur, kaldı ki tahrik olmak…
Çalışan kadınlar arasında da vardır aşağı düşünen bir takım kadınlar. Onlar kıskançlıklarını hırsın yüzünde gösterirler. Herkesi ezmek, herkesten üstün olmak hedefinde olan bu tür kadın, zaman zaman yükselmek için bedensel avantajlarını ya da dillerinin yılanı deliğinden çıkaran marifetlerini, böylesi anlarda karşısındakini deliğe tıkmak için kullanır. İki kadın bir araya gelir, üçüncüyü çekiştirir, üçü bir araya gelir, bu sefer boyu uzayan bir dördüncü olur… İş yerlerinde bakınız uzun süre hemcinsiyle dostluk kuran veya ilişkisini kavga-gürültüsüz yürüten kadın çok azdır. İnsan insanın kurdudur Latin değişi, Türkiye topraklarında kesinlikle kadın kadının kurdudur olarak söylenebilir.
Oysa kaybetmenin gerçekten olmadığı bir anlayışta, bir kadının bir diğerini kıskanmasına da sebep yoktur. Ve ki kıskançlığın getirdiği her tür başkaca olumsuz duyguya… Herşeyden önce bilmek gerekiyor ki, her düşünce ve duygunun olumlu ve olumsuz getirdikleri vardır. Mesela mutluluk şükran ile kibiri eşit şekilde davet eder. Kıskançlık ise korku, nefret, acı ve hırsı eşit şekilde davet eder. Ben kıskançlığın nefrete karışan davetini hiçbir zaman alamadım. Hatta söz konusu sevgilim olunca bile. Ama acıyı deneyimledim birkaç kez. İlki hatırlarım, ilk erkek arkadaşımla ayrıldıktan sonra, Dürnstein denilen yerde onu yeni sevgilisiyle gördüğüm gün yaşandı. Onu o kadar çok seviyordum ki, ona yeni sevgilisiyle evlenip mutlu olmasını söylemiştim. Kendimi ise, günün kalanında, otelimdeki duşun altında ayakta duramayacak kadar uzun süre ağlarken bulmuştum. Trixi'yi asla kıskanmadım çünkü o kadar farklıydık ki… Bir elma armudu neden kıskansın? Bu satırları yazarken gerçekten bir kez daha düşünüyorum. On sene sonra aynı erkek arkadaşım "sen beni hiç sevmedin ama ben seni çok sevmiştim" dediğinde ne diyeceğimi bile bilemedim. Demek ki kıskançlık acıya göre daha bir belli ediyor kendini. Benzer acıyı en son beş sene önce Roma'da yaşamıştım. Sevdiğim insanın evlendiğini duymak, hem de uzun zaman önce birlikte sevgili olmak istemediğimize karar vermişken, yine de canımı çok acıtmıştı. Eşini asla kıskanmadım ama. Bir elma armudu neden kıskansın ki?
Acı da diğer duygular gibi iki yönlüdür; Öç'e sürükleyebileceği gibi, insanı ateşin içine atıp pişmesini de sağlayabilir. Benim acılarım asla Öç tarafından yönetilmediler ama bir süre önce kendimi ateşte tam anlamıyla pişmiş buldum. Bu seviye çok tuhaftır çünkü sahipliğin olmadığı yerde, tüm gelip geçiciliklerde, sahipmiş gibi göründüğümüz anlar dışında ki onlar da yalan, her şey gerçekten var ile yok arasıdır. Öyle iken, neyi kıskanacaksın? Ama fark ediyorum ki, yanmaların sonunda, tıpkı dumanın yükselmesi gibi, yükseliyorum bende… Belki de Cennet dedikleri Hal budur.
İşte yükselirken şöyle düşünüyorum: Ben o bir kısım kadının yerinde olsam ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ile yüz yüze gelsem aklıma Caroline gelmez bile ama şunu kesin sorarım:
"Neden Türkiye'de kadına 85TL ve ineğe 375TL doğum parası var?"
3 Nisan 2011, Adana



No comments:
Post a Comment